

Öncelikle moda deyimle
“Sorumlu gazetecilik” tavrı sergilemediğim için özür diliyorum 25 gündür tek satır yazmadım… Bu süre içinde Avrupa’yı dolaşmak tatlı, yazmak angarya geldi… Öte yandan içinden çıktığın ormanı tepeden seyretmek gibi Türkiye’yi dışarıdan gözlemlemek ilginç ve ibret verici bir ders oldu benim için…
Nereden başlasam bilmem ki!...
Öncelikle televizyon haberciğimiz tam bir fiyasko… Gamlı baykuşluk yapmak, olayları abartmak için çılgın bir yarış içindeler… Dünya gündemine düşen olayları, örneğin İzlanda’daki volkan patlaması ve küllerin yarattığı sorunları, tüm Avrupa kanalları olduğu gibi verirken, bizimkiler korku senaryosu ile halkı sürekli paniğe sürükledi…
Ya ekranlarda beynimize müzik eşliğinde balyoz gibi inen
“ Flaş… Flaş… Skandal…” anonsları eşliğinde sunulan
“ Sağlığımız tehlikede… Sebze, et fiyatları uçtu… Ölümünü bekleyen çocuğun dramı” gibi sürekli olumsuzluk şırıngalayan haberlere ne demeli? Avrupa’da bir kanalda bile “Skandal, rezalet! " anonsları ile sunulan habere rastlamadım… Duygu sömürüsü yapan, tahrik eden fon müziklerine de…
Bakanlar, Devlet Başkanları, ordu mensupları ekranları parsellemiyor bizdeki gibi…
İşin özü şu… Bizim ülkemizdeki habercilik; cepheleşmeyi, tahrik etmeyi, kışkırtmayı, isyan ettirmeyi, acı çektirmeyi, ağlatmayı ve halkı da bu duyguların esiri haline getirmeyi amaç edinmiş…
Avrupa’da yayın yapan Türk kanalları ise rezalatinde ötesinde… RTÜK yok ya, reklamlarda da sınır yok… Ve reklamların büyük kısmı, gurbetçi vatandaşlarımızı “ Okşa ensesini, al parasını” şeklinde görüyor… En kötü kanal özelliğini taşıyan EuroD, Okan Bayülgen’in iki programını yayınlamayıp, “Kelimeyi bul, 500 euro kazan” gibi saçma sapan bir oyunla para tuzağı kuruyor gurbetçilere…
Dedim ya, uzaktan ülkeni izlemek çarpıcı oluyor…
Ahmet Türk’e Samsunda kalleşçe yapılan saldırının bir iki dakika sonrasında sakinliği ve barışçı tutumuyla tanıdığımız Sırrı Sakık, “ Bu yaptığınızı misli ile ödeyeceksiniz” diyor… BDP Başkanı da sert ve tehdit eden açıklamalar yapıyor ve birkaç gün sonra PKK iki polisi şehit ediyor… Tam anlamıyla dehşet verici… Meclis kürsüsünden bile Türkiye’nin “savaş” ta olduğu söyleniyor. Kiminle tabii ki, PKK ve ırkçı Kürtlerle… Vay ki vay!... Savaşta amaç nedir; düşmanı yenmek, yok etmek… Demek fırsat bulunursa, ordumuz yenilecek, ülke istila edilecek… Ne güzel bir arada kardeşçe yaşamak mesajları değil mi?
Anayasa değişikliği nedeniyle ülke ikiye ayrılmış… Meclis’te çoğunluğa sahip olan Ak Parti bir yanda. Diğer partiler öbür yanda… Aynı cepheleşme referandumda da sürecek… Toplumsal uzlaşma yok!... Sonuç, birbirine diş bileyen toplum… Allah sonumuzu hayır ede…
Sadece siyaset mi? Bakın spora… Fenerli Bilica penaltı noktasında mezar kazıyor, hakem Hüseyin Göcek, Beşiktaş’a Fatiha okuyup mezarına toprak atıyor…
Biraz da fantezi
Başta Paris, Milano, Berlin, Köln, Amsterdam olmak üzere pek çok kenti dolaştım. Gel gelelim yanakları, dudakları botoxlu, göğüsleri pazarcı tezgahında teşhir edilen kavunlar gibi silikonlu kadınları neredeyse hiç görmedim… Makyaj yapmayı da bilmiyor bunlar… Gündüz vakti ne takma kirpik kullanıyorlar, ne de yüzlerine badana yapıyorlar… Özetle bu konuda bizim kadınlardan çok, ama çok gerideler (!) … Pazarlamanın en temel özelliği teşhirden bihaber zavallılar(!)…
Paris’te katıldığımız bir davette, şıklık ve seksapel ile teşhirciliğin ne kadar farklı bir anlayış olduğunu çok güzel sergilediler...
Aydın Doğan ile aynı mekanda
Berlin nere, İstanbul nere… Bir akşam konsolosluktan ve ZDF kanalından arkadaşlarla akşam yemeğine gittik… Az sonra Aydın Doğan geldi birkaç kişiyle… Bild gazetesinin yöneticileri ve gazetesinin Almanya temsilciymiş yanındakiler… Frankfurt’tan gelmiş… Bir ara düşündüm, ” Ne de olsa eski patronum, bir merhaba diyeyim” diye… Vazgeçtim… Konuşacak ortak bir konumuz yoktu artık. Eski defterleri açmak da anlamsızdı…
Gördüğüm kadarıyla pek neşesizdi… Kimbilir Ertuğrul Özkök olsaydı, esprileriyle keyiflendirirdi patronunu…