Bir Sibel Can gecesi
27 Aralık 2009 Pazar 23:07
Yıl 1984… Aylardan Kasım ya da Aralık… Haftalık bir gazetenin yazı işleri müdürlüğünü yapıyorum… Bir akşam arkadaşlarla İstanbul’u turluyoruz… Şişli’deki Batı Kulübe de uğradık… İşletmeciliğini dostumuz Erdal Ultav yapıyordu…
“
İyi ki geldiniz. Bu akşam çok özel bir olaya tanık olacaksınız” dedi…
Masamıza henüz geçmiştik ki, sahneye çıkan sunucu, “
Şimdi sizlere en yakın zamanda İstanbul sahnelerinde fırtına gibi esecek, bir dansçıyı sunuyoruz. Huzurlarınızda ‘En Güzel Oryantal'" diyerek ayrıldı…
15 yaşlarında bir kız çıktı…Saçları beline kadar uzuyordu. Çok uzun boylu değildi… Gece kulübüne pek alışkın olmadığı her halinden beli oluyordu… Ama bir iki dakika sonra sahneye ısındı ve muhteşem bir dans gösterisi sundu.
Kulüpten çıkarken Erdal’a sorduk, “
Kim bu kız?”
“
Sibel Can… Babası da müzisyen. Göreceksiniz çok meşhur olacak. En Güzel Oryantal adıyla namı yürüyecek.”
O günden sonra gerçekten namı yürüdü. Özel gecelerin, davetlerin vazgeçilmez oryantali oldu… Popüler kulüplerde çalıştı ve sonra da Cadde Bostan Maksim… Ama, namı değil, adı yürüyordu. En Güzel Oryantal unutulmuş, yerini Sibel Can almıştı…
Sonrası malum… Türk Müziği’ne geçiş ve muhteşem bir yükseliş…
Yılbaşı öncesi Günay’daki son galasını yapan Sibel Can’ı izlerken, yıllar film şeridi gibi gözümün önünden geçiyor…
Tökezlediği zamanlar oldu
Hakan Ural ile evliliğinde yaşadığı heyecan. İki kez yaşadığı annelik… Cadde Bostan Maksim, Taksim Maksim, Günay’daki tüm sahne çalışmalarının müdavimi olmuştuk. Kimi zaman sevgili Hakan Ural ile birlikte oturur izlerdik…
Eşiyle yaşadığı mutluluk, kimi zaman meydana gelen tatsızlıklar ve beklenmedik ayrılık… Ve her şeye rağmen büyük hızla artan şöhret…
Özel ve sanat yaşamındaki önemli kilometre taşlarının hemen hepsinde yayındaydım… Kızım gibi olmuştu… Kimi zaman şöhret merdivenleri çıkarken tökezlediğinde kolundan tutup destek olmuş, kimi zaman hatalarını yüzüne vurup uyarmıştım.
Sulhi Aksüt ile yaptığı ikinci evlilik, üçüncü kez anne oluşu, kutlamalarımız, Sulhi Bey’le birkaç zaman özel sohbetlerimiz oldu, ama süreç içinde görüşmelerimiz iyice seyrekleşti.. Sadece Günay’da sahne aldığı zamanlarda görüşüyorduk Sibel ile…
25 yıl sonra
İşte, 25 yıl sonra Aralık ayının son cumartesi gecesinde sahnelerde büyümesini izlediğim Sibel'i yine izlemeye gittim. Günay’da Sibel’in üçüncü haftasıydı bu, ama ben iki galayı kaçırarak yılların geleneğine ara vermiştim.
Ama olsundu… Sibel’in yıllardır değişmeyen yerimiz bara şarkılar söyleyerek gelip, “
İki haftadır neredesin. Ara vermek yok. Ve Berivan’ı dinlemeden de gitmek yok” diye tatlı bir sitemde bulunması, yılların biriktirdiği sevgi, saygı, ağabey, kardeş ilişkisinin tüm koşullara rağmen zedelenmediğini göstermesi açısından önemliydi…
Sibel’in o geceki programı için söylenecek fazla söz yok. Yine her zamanki gibi muhteşemdi… Günay’ı tıklım tıklım dolduran izleyicinin kendisine gösterdiği ilgi görülmeye değerdi. Berivan şarkısını yine sona bırakmıştı program bitmeden gitmeyeyim diye, ama dayanamadım. Sevgili arkadaşlarım Dursun Karadağ ve Yaşar Çakmak’ı vekil olarak bıraktım, çok sevdiğimiz bu şarkıyı benim yerime de dinlesinler diye…
SUPPERCLUP’A BRAVO!
Sibel Can’ı izlemek için Günay’a gitmeden önce, akşam yemeğine Kuruçeşme’deki Supperclup’a gittik…
Daha kapıdan girer girmez, ferahlığa, atmosfere, dekorasyona bayıldım… Yıllarca sıkış tepiş oturduğumuz restoranlara, barlara benzemiyordu… Çok geniş ve yüksek tavanlı bir mekan dersem, sanırım ne demek istediğim anlaşılır. Beyaz rengin hakim olduğu bir dekorasyon mekanı iyice büyütüp, ferahlatmış…
İşletmecisi Tarkan genç bir girişimci… Espritüel, hoş sohbet ve bir o kadar da alçak gönüllü. Yıllardır çok iyi işletmeci olduğunu savunan pek çoğunun Tarkan’dan müşteri ilişkileri konusunda ders alması gerekiyor.
Supperclup’ın en iddialı olduğu konulardan birisi de yemek mönüsü… Ayrıntıyla girmeyeyim, bir Jumbo Karides hazırlandı, bugüne kadar İstanbul’da bu lezzette yememiştim.
Neyse… Sohbet ederken, şefler, yöneticilerde geldi yanımıza… Birlikte kaynatmaya başladık. Konu konuyu açıp, geçen akşam sahne çalışması yaptıktan sonra iki dansçısıyla mekana uğrayan Demet Akalın’a geldi…
Bir süre yorgunluk atıp, müzik dinleyen Akalın, çalan telefonunu almak için çantasını karıştırırken, beyaz bir zarf düşürmüş yere… Rastlantıya bakın ki, iğne atsanız yere düşmeyecek o kalabalık içinde garsonlardan biri o esnada oradaymış… Hemen zarfı almış ve oradan uzaklaşmakta olan Akalın’ın peşinden giderek vermiş…
Meğer zarfın içinde o gece yaptığı sahne çalışmasının ücreti varmış… En azından 15-20 bin lira yani… O kargaşada bunu fark etmesi mümkün olmayan Demet Akalın, kuşkusuz eve gidince zarfın olmadığını anlayacaktı, ama iş işten geçecekti belki…
O kalabalıkta kim kime dumduma..
Bu dürüst hareketi nedeniyle garsonu kutladığım esnada Supper’ın başarılı işletmecisi Tarkan, söze girdi: “
Uğur Ağabey. Buraya gelen her müşterinin, canı, malı, namusu, huzuru bizim sorumluluğumuzda. Garson arkadaşımızın yaptığı çok normal”
Fazla söze gerek yok! İşte başarının sırrı.
AVATAR’IN AVANTAJI
Sinema ve televizyonlarda yıllardır izlediğimiz yüzlerce film arasında en çok işlenen konulardan birisi de şu:
“
Gözünü para hırsı ve zenginlik bürüyen kötü yürekli beyaz adamlar, yerli halkın asırlardır yaşadığı topraklara göz diker. Çünkü toprak çok verimlidir ve altında da “Altın” vardır…
İlkel koşullarda, doğa ile bütünleşerek yaşayan ve mertlik, dayanışma duyguları oldukça gelişmiş olan bu halkı tacız ederler sürekli. Sonunda da topla tüfekle onları imha etmeye girişirler ve yurtlarından sürerler. Sağ kalan yerliler yukarılara çorak toprakların olduğu dağlara kaçar çaresizce.”
İşte yılın filmi olarak gösterilen, dünyada ve ülkemizde gişe rekorlarına koşan Avatar’ın konusu da ana hatlarıyla böyle…
Peki, bu iyice bayatlamış konusuna rağmen, büyük ilgi görmesinin sebebi ne?
Animasyon ve teknolojik harikalarla öylesine muhteşem bir görsel şölen sunuluyor ki, bir masal alemindeymişçesine bu görüntüler sizi büyülüyor.
Bu içeriğe ait yorum yok. İlk ekleyen siz olmak ister misiniz?