

Şüpheliydim. Şüpheme merak karıştı. Tuttum eşimin yanına Arnavutluk’a gittim. Tiran’a uçurumsuz – bu benim için oldukça önemli – yoldan 1,5 saat uzaklıkta Elbasan adlı bir kent.
Eşimin tuttuğu ev cezbetti önce beni. Minik, nohut oda bakla sofa, tam bekar evi! Bir tür residence, en üst katında şık ve nezih bir barın, en alt katında bir Porsche bayiinin ve ucunda tatlılar tatlısı Green Cafe’nin bulunduğu bir binada.
Önce gidip çok methini duyduğum zerzevat çorbasını denedim.
Ardından kalamar ve Arnavut rakısı.
Ardından önce binanın karşısındaki eczacıyla tanıştım, çünkü Arnavutluk’a gelirken uçak rötar yapmıştı ve rötarın gerekçesi olarak gösterilen boarding sırasında neredeyse tüm bavullar İstanbul’da unutulmuştu.
Ardından yol üzerindeki markete daldım. Hormonsuz meyve sebzeler, sarımsaklı ton balıkları, inanılmaz lezzetli ekmekler.
Tamam. Haklısınız. Ama insanın temel içgüdülerinden biri hayatta kalmaksa, bunu da besinler aracılığıyla sağlamaz mı?
Ertesi gün, Pazar günü, şehir turuna çıktım. O günden beri de evde kahvaltımı yapar yapmaz , internetten arkadaşlarımla konuşmalarımı facebook ve twitter kontrollerimi .. bitirir bitirmez dışarı fırlıyorum. Arnavutluk güneşi altında kale içindeki güzelim cafeye gidip dinlenmek, çalan harika müziği dinlemek paha biçilmez..
Çok güzel bir park var. İçinde çocuk çığlıkları, Arnavut radyolarının tınıları, arada çalan kilise çanları, onlara eklenen ezan sesleri, yeşillik, temiz hava. Çarptı beni, daha ne diyeyim.
Arnavutluk’un sevilen kahramanlarından İskender Bey’in ve nicelerinin heykellerinin süslediği trafiğe kapalı upuzun ve alabildiğine geniş cadde üzerinde neler yok ki! GSM bayileri, İtalyan tarzı butikler, zorla da olsa bulduğum hediyelik eşya dükkanı.
Casinolar, her yer cafe – bar – restaurant sanki. Casinolar da irili ufaklı ama faaller. Elbasan Kalesi’nin duvarları çok iyi korunmuş ve içinde evler, binalar var. Eski – yeni karışımı. Zaten Elbasan’ın pek çok yeri aynı sentezi yansıtıyor. Zamanında Enver Hoca’nın yer altına yaptırdığı sığınaklar yüzünden öyle her yerde inşaat yapılamıyor.
Hediyelik eşyalarda Enver Hoca, Elbasan baskılı kupalar, Arnavutluk’un özellikle tarihi yerlerini resmeden tablolar, seramikten ve bakırdan çeşit çeşit ürün var. Seçmekte zorlandım, bir de taşımasını düşünüyorum.
Güneşe gelince, saklambaç oynuyor bazen. Bazen yüzünü öyle bir sıcak gösteriyor ki, ardından gelen yağmura inanamıyorsunuz. Bugün olduğu gibi hava bazen aniden değişiveriyor. İnsanlar sakin, sade kendi halinde ve neşeli. Genç kızlar inanılmaz boylarıyla ve neşeleriyle hani neredeyse imrendiriyor.
Arnavutçaya gelince, sökmeye çalışıyorum hala. Arnavut ahbaplarımız, bu çabamı büyük bir memnuniyetle karşılıyor ve onlar da bizden Türkçe öğrenmeye çalışıyor. Faliminderit – Teşekkür ederim, en çok kullandığım söz. Ve teşekkürü boşa harcamadığım bir yerde olmanın verdiği memnuniyet de cabası.
Türkiye’den bakıldığında küçücük bir nokta olan Elbasan’da geçen güzel günlerin ardından ülkeme dönmeden önce Tiran’ı da keşfedeceğim. Sonra ciddi ciddi Arnavutlukla ilgili bir yazı yazmak niyetindeyim.
Ama şunu söyleyeyim, komünizmin ve yokluğun etkilerini hala yaşamalarına rağmen umutsuz değiller. Hatta umut ne kelime, inanılmaz güzel ve lüks otomobiller de turluyor şehrin yollarını, öyle ki Türkiye’ye gelse bu modeller, insanlar satın almak için kuyruğa girer.
Gece hayatı deseniz renkli, canlı ve keyifli. Tek şikayetim, Türk kahvesi bulana kadar bir süre umutsuz umutsuz araştırma yapmaktı. Her yerde macchiato ve capucino içiliyor. İtalya ile Adriyatik Denizi aracılığıyla komşu olmalarının etkisi belki.
Daha iyi tanıdıkça daha iyi anlayacağım. Hep böyle olmaz mı?