• BIST 87.143
  • Altın 219,966
  • Dolar 5,7960
  • Euro 6,6036
  • İstanbul 30 °C
  • Ankara 34 °C

Kalp kendini yirmi yılda yeniliyor...

Reha Muhtar

Ufuk Güldemir’le bir öğle yemeğinde buluşmuştuk...
 
Habertürk televizyonunu kurmuş, hem patronluk, hem yöneticilik, hem editörlük, hem de dekor taşıyıcılığı yapıyordu kendi elleriyle kurduğu kanalında...
 
Enerjisine hayran kalmıştım..
 
Kanalda program yapmamı istiyor; geçmiş günlerden; Show’da ve Ankara’da beraber gazetecilik yaptığımız günlerden, medyadaki yeni gelişmelerden, konuşuyor laflıyorduk...
 
***
 
Enerjisini nasıl böyle yenileyebildiğini sormuştum...
 
-“İçkiyi ve sigarayı bıraktım...” demişti...
 
-“Vücut en geç bir iki yıl içinde kendini yeniliyor; bebe değerlerine kavuşuyor...” diye konuşmuştu...
 
O zamanlar alkolü yüksek içkiler içmeyi çoktan bırakmış, yemeklerde kırmızı şarap içip sağlıklı bir beslenme düzeni oturtmaya çalışıyordum...
 
Fakat sigara devam ediyordu hayatımda...
 
-“Bırakırsan bir yıl içinde akciğerin kendini yeniler...” diye salık vermişti...
 
***
 
Dün Daily Mail gazetesindeki araştırma haberi okurken, aklıma Ufuk’un yıllar önce söylediği o sözler geldi...
 
-“Göz ve beyin dışında vücutta kendini yenilemeyen hücre yok” diyordu yazıda...
 
-“Kalp hücreleri 20 yılda, akciğer 1 yılda, karaciğer 6 ayda yeniler kendini... Hücre yenilenmesini yavaşlatan madde nikotindir...”
 
Altı ay sonra, tam on yıl olacak sigarayı bırakalı...
 
Mehmet Barlas “bırakamaz” demişti...
 
“Sabah gazetesinin tuvaletinde gizli gizli sigara içtiği yolunda yoğun tezviratlar var...” şeklinde yazıyla tacizini! sürdürmüştü...
 
***
 
Ufuk bütün o yıllarda, kendini tazeledi, organlarını yeniledi; yepyeni bir enerjiyle o günlerde 35 milyon dolara satılabilen bir Habertürk markası yarattı...
 
Ne ki bunca uğraşın arasında pankreasını yenileyememişti...
 
Sanırım genetik öğelerin, kanser oluşmasındaki etkisiyle, genç yaşında aramızdan ayrıldı...
 
Hala o öğle vakti “gençlik enerjisiyle dolu” hali gözümün önünden gitmiyor...
 
Hiç bu denli enerjik ve böylesine gözlerinin içi gülerken görmemiştim onu...
 
***
 
Sonraları Ufuk’u kaybettikten sonra hep şunu düşündüm...
 
O gün yediğimiz öğle yemeğinde, ‘gözlerinin içinin nasıl güldüğünü, nasıl heyecanlı olduğunu, hayatı nasıl sıfırladığını, neşe ve enerjiyle nasıl dolduğunu’ yaşamıştım...
 
Sigara ve alkolü hayatından çıkarma, onun kısa sayılacak hayatının bir nebze uzatmış mıydı bilmiyordum, ama son yıllarında çok üretken, yaratıcı,  azimli ve heyecanlıydı...
 
İçki ve sigara elindeyken büyük gazeteci olmuştu, ama hayatının 35 milyon dolar eden en büyük markasını yani Habertürk’ü, içkisiz sigarasız yenilenen hücrelerin tazeliğinde kısa zamanda yeni bir hayatın içindeyken inşa etmişti...
 
***
 
İngiliz bilim adamları, nikotin etkisinden uzak kalan organlarla hücrelerin kendilerini çok hızlı biçimde yenilediğini söylüyorlar...
 
Esas kişinin yenilenmesi, hayatı karşılayabilme sanatında ortaya çıkıyor sanırsam...
 
Doping maddelerine ihtiyaç duymadan,kendi öz benliğiyle ve varlığıyla hayatı karşılayabilme gücü artıyor insanın...
 
Ne kadar yaşadığından çok, ne kalitede yaşadığın önem kazanıyor...
 
Hiç kuşku yok; son on yılda yaşadıklarımın beyinsel algımda yarattığı kalite geçmişin “en yaratıcı ve başarılı günlerinin“ bile ötesine geçiyor...
 
***
 
Yine bir Temmuz sonunu görmeye  hazırlanıyorum işte...
 
Geçmişin derin muhasebesinden, geleceğe projeksiyonlar yaptığım günlerin ortasındayım...
 
İngiliz bilim adamları akciğer, karaciğer ve vücudun iskeletini oluşturan kas sisteminin kısa zamanda kendini yenilediğini söylüyorlar...
 
Kalp nispi olarak onlardan daha yavaş yeniliyor kendisini...
 
Yirmi yılı buluyor kalbin kendisini yenilemesi...
 
Anlaşılıyor ki; benim sigaradan muzdarip kalbimin bütünüyle yenilenmesinin bir on yılı daha var...
 
‘Garib’in bir de yaşadıklarından gördüğü hasarları; onu telafi etmek ayrıca uzun uğraşlar gerektirecek...
 
İçkisiz, sigarasız, çoluklu çocuklu çoğalmış ve tazelenmiş bir hayat onu da gerçekleştirmeye muktedir olacak umarım...
 
Olmasa bile ‘galip sayılır bu yolda mağlup...’
 
Hoş geldin Temmuz...
 
PAPERMOON POLEMİĞİ...
 
Yaşadığım hayatın anekdotlarından sonuçlar çıkarmayı, o noktalardan insanlara mütevazı katkılar sunmayı, ahkam kesmelere yeğliyorum...
 
Bu köşede okuyucunun gündelik hayatın diyaloglarıyla, olaylarıyla karşılaşmasının nedeni bu...
 
Ne var ki;
 
Fehmi Koru arkadaşım; Ahmet Hakan için “Onu Papermoon’a ben götürdüm” deyince Papermoon için ilginç bir polemik başlıyor...
 
“Beyaz Türk mekanı” Papermoon’la ilgili bu polemik ortaya çıkana kadar, birbuçuk yılı aşkın bir süredir terk-i mekan eylediğim, bir zamanlar adımla beraber anılan mekanla ilgili tek bir kelime etmiyorum...
 
***
 
Kişisel tercihim; gerek yok anlamı da yok... 
 
Fakat görüyorum ki; Fehmi Koru ve Ahmet Hakan arasında çıkan tartışmada Papermoon; “Öteki mahallelerin menziline giren ve gıpta edilesi bir restoran ve Beyaz Türk mekanı” olarak geçiyor...
 
Papermoon’a gitmek, yanında veya karşısında olunan bir pozisyon haline geliyor...
 
Her bir masasında hatırı sayılır sayıda ikamet etmiş bir insan olarak şunu söyleyebilirim;
 
“Papermoon bir Beyaz Türk mekanıdır...”
 
Güçlü ve kudretli Beyaz Türk’lerin sıkça geldiği, tercihli masalarının olduğu, buna karşın sürekli müşteri olmayanların çekinerek geldikleri, ilk başlarda iğreti oturdukları, alıştıkça sevdikleri bir mekandır...
 
Bir restoran değil, bir şehir kulübü havasındadır...
 
Kendi kolonisi vardır...
 
Koloni haftada birkaç kez birbirini öğle ya da akşam yemeklerinde görmezse hayatlarında bir şeylerin eksik olduğu hissine kapılır...
 
Papermoon’a gitmek, belirli çevrelerce bir statü sembolü görülmek eğilimindedir...”
 
***
 
Yıllar önce, sevgili Kıvanç Oktay’la öğle yemeği yiyecektik...
 
Gayr-ı ihtiyarı, sanki başka bir seçenek yokmuşcasına “Papermoon’da buluşuruz...” dedim...
 
-“Ben pek oraya gitmiyorum... Başka yerleri tercih ediyorum...” dedi...
 
Hayret ettim...
 
Sonra üzerinden bir zaman geçti... Bir gün bir vesileyle Papermoon hayatımdan çıkıverdi...
 
Sonra anladım ki vesilenin kendisi değil neden;
 
Ben oralardaki enerjiden, güç ve iktidar gösterisinden uzaklaşmış bulunmaktayım...
 
Hayat tarzım değişmiş...
 
“Ben de buraya aitim” duygusunun, enerjisinin, her bir kişinin o günkü borsa değerinin ölçülme termometresinin ötesinde, güç savaşlarının dışında hissediyorum kendimi...
 
***
 
Papermoon’da oturduğumda, o mahut enerji bir tarafından beni içine alıveriyor...
 
Kendimi güç ve iktidar borsasının vazgeçilmez bir parçası olarak görme eğilimine giriyorum bilinçaltımda...
 
Oysa benim hayatımın ne bilinç altında, ne bilinç üstünde “o güç borsası” egemen değil...
 
Başka enerjiler ve mekanlar beni çok daha fazla cezbediyor...
 
Hayatın keyfini huzurlu barışçı ve estetik mekanlarda daha çok çıkartıyorum...
 
***
 
“Gücü ve iktidarı” sevenler, orada bulunmaktan keyif alıyorlar...
 
Beyaz Türk veya neo Beyaz Türk ya da Aktürk...
 
Kurulu güce ve iktidara, kendi kimlikleriyle, alternatif bir güç yaratmak isteyenler ise Papermoon’a karşı çıkıyorlar...
 
Papermoon markasına muhalefet etmenin  etmenin dayanılmaz çekiciliğini tadıyorlar...
 
Ben ise;
 
“Papermoon kolonisinin her şeyi kendinden ibaret gören dünyasını çoktan reddettim... Papermoon’a uzun zamandır hiç gitmesem de, “hiçbir zaman gitmem” demiyorum...
 
Karşı da çıkmıyorum, yanında da yer almıyorum...
 
Restoranın profesyonel bir hizmet ekibi, gayet ustaca tasarlanmış bir servisi ve kaliteli bir İtalyan ambiyansı var...
 
***
 
Fakat artık;
 
Papermoon ismi benim için nostalji ötesi bir anlam ifade etmiyor...
 
Ne olumlu ne olumsuz...
 
Bir aidiyet taşıtmıyor artık bana...
 
Ne yanında ne karşısında...
 
Oradaki “güç” beni güçlü yapmıyor...
 
Oradan uzak yaşadığımda da “güçsüz” kalmıyorum...
 
Papermoon artık bir “ihtiyaç” arzetmiyor bende...
 
Ne Beyaz Türk’lü, ne neo Beyaz Türk’lü, ne de Aktürk’lü haliyle...
 
Garip ama gerçek;
 
Son zamanlarda mekanın adı aramızda sadece minik çocuklarımın bir zamanlar, orada yemeye alıştıkları “lazanya”yı arzu ettiklerinde geçiyor...
 
Minik çocukların nostaljik lazanya lezzeti özlemi dışında ne bir güç, ne bir Beyaz Türk aidiyet, ne karşıtlığın verdiği muhalif keyif, ne futbol dünyasının orada sarmaşık açan ‘güç’ sevgisi; hiçbirisi çekmemekte beni...
 
Çünkü “güç” olarak addetikleri şey artık çekmiyor beni...
 
“Güç” denilen şeyin puro içerek kırmızı şarap tadarak, etrafa fiyaka satarak değil, “insanın içinden gelen mucizevi yaratıcılık ve disiplinle, ruhun gücünden” geçtiğinin farkındayım...
 
Papermoon demek, çocuklarımın damağında kalan “lazanya tadı” demek...
 
Şimdiki durum bu...

Bu yazı toplam 454 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2014 Haber Konseyi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 262 49 23 | Haber Sistemi: CM Bilişim